Üç Ayrı Parça

Gün neredeyse akşama doğruydu. Güneş, dağların ardına yavaşça saklanmaya başlamıştı. Çevremi saran yoğun ormanın içinde belirmeye başlayan türlü gölge danslarını pervasız bir hayranlıkla izliyordum.                                                                                                                            

Kamp ateşinin yakınlarına bir şişe su koymuştum. İstemsiz bir hareketle şişeye çarptım, su dökülmeye başladı. Dökülen suyu da aynı pervasızlıkla bir süre seyrettim. Küçük bir gölcük oluştu. Suyun yüzeyindeki çeşitli gölgelerin arasında kendi yüzümün aksini gördüm.                                                                                                                                                                                                                                             

Üç ayrı parçadan oluşmuştum. Tin (ruh-zihin), ego ve beden. Üçü de konuşmaya can atıyor gibiydi.                                                                                                                                                                                                                                                         

İlk olarak konuşmaya tin başladı. Doğru olanı aradığını ve hep doğru olanı yapmaya çalıştığını anlattı. Ardından ego söze girdi; her şeyin daha iyisini istiyordu, diğerlerinin davranışlarını beğenmiyor, onları eleştiriyor, en kıyıcı şekilde alay konusu ediyordu. Sürekli yeni bir isteği vardı ve bu isteğin bir imaj olmasını arzuluyordu. Sonra bedeni dinledim. O, sadece kolay ve rahat olanın peşindeydi. Hani şu taşın üzerinde tünemek yerine yumuşak bir koltuk oluverse, acıkmaya başlayan karnım için pişirmekle uğraşmak yerine önüme enfes bir yemek konuverilse vs…

Tüm bunlar benim çalışma alanımın içindeydi zaten. İş yerlerinde ve bireysel olarak çalıştığım kişilerle türlü paylaşımlarım olmuştu. Üç ayrı benliğin konuşmalarını biraz alaycı (kendimle alay ediyordum sanki) bir ifadeyle dinlerken, çevremdeki bir değişimin farkına vardım. Ürkütücü bir sessizlik ve serin bir esinti. O anda belli belirsiz bir şeyin biraz ilerideki ağaçların arasında hareket ettiğini hissettim.

Doğada tam olarak algılanamayan bir durum olduğunda hiç kıpırdamadan öylece beklemek gerektiğini çoktan öğrenmiştim. O, her neyse kendini gösterdiği ana kadar tetikte beklemek gerekiyordu. Artık alacakaranlığa dönmüş ormanda, pür dikkat put gibi hareketsizdim ama beklediğim gibi olmadı. Biraz ilerideki sık kayın dallarının arasından bir çakal çıkıp, hafif adımlarla uzaklaştı. Rahatlamıştım. Havanın koyulması nedeniyle ateşi beslemem gerekiyordu. Yerimden doğrulup, evet doğrulup ama aa…

Hayır, hiç hareket edemiyordum. Öylece donup kalmıştım. Tam arkamda, evet tam arkamdaki müthiş güçlü bir enerjinin beni yerime mıhlayıp kalakalmama neden olduğunu hemen anladım. Derhal davranıp, hiç düşünmeden iki adım ötemdeki baltamı kaparak ardımdaki bu belirsizliğe savurmam gerekiyordu. Çünkü böyle bir zaptediş, böyle bir kontrol gücü, orada bulunduğum o yaban ortamda doğrudan bir tehlike sinyaliydi.

Arkana bakmana gerek yok, güvendesin, sakinleş, kendini gevşek bırak ve dinle, zarar görmeyeceksin. Böyle kalmanın bir amacı var. Dinle dememin insan için hiçbir anlam ifade etmediğini biliyorsun. Bu durum sadece dinlemek değil daha ötesinde anlamak gereği nedeniyle böyle.

İnsanın, fizik ve benlik güçlerini aşan kuvvetlerin varlığını biliyordum. Bu enerjilerin aslında yine insanın kendi özünde istemsizce birikmiş türlü olumsuzluklar nedeniyle bir yıldırımın oluşması gibi aniden ortaya çıkabileceğini de biliyordum. Görünüşe göre bu daha farklı bir enerji olmalıydı. Hayır belki de tam olarak “ben” odaklıydı, yani benim uydurduğum bir fenomendi, bilemiyordum. O anda tek bildiğim bana söylediklerine uymak ve çakılıp kaldığım yerde biraz da olsa rahatlamaya çalışmaktı.

Gerçek özgürlük, canının istediği şeyi yapabilmek demek değildir. Özgürlüğün gerçeği, aslında tam tersidir. Doğru olanı isteksizce de olsa yapabilmek ve yaratılan durumun tam olarak kendisinde özgürleşebilmektir. Önünde biriken suyun içinde üç tane “senlik” gördün. Bunlar tüm insanların gerçeğidir. Bunları yalan olarak yaşayıp gidiyorlar. Yalan olmalarının tek nedeni, sürekli olumsuz ikiliyi dinlemeleridir.

Olumsuz ikili, ego ve bedendir. Oysa ne olumlu ne de olumsuz olan diğeri yani nötür haldeki tin gerçeği özgür bırakılabilirse, diğer iki geveze susarlar sanma. Yine konuşacaklardır ama bu defa öz güvenin, kendini gerçekleştirme gücünün sözcükleriyle…

Sanki çok başka şeyler de söyledi, şimdi anımsamıyorum.

Olumsuzlukları bir anda kaybolacaktır. Uyumsuzluğun anlamı budur. Uyumsuz, kendi içinde birden fazla ters rüzgarı barındıran bir kasırga gibidir. Oysa aynı zamanda tin (nötür) alanı sayesinde, huzurlu bir yeri de vardır. İşte bu nedenle olumsuz ikili konuşmaya devam etmeli fakat onlara tin sözcükleri söyletilmelidir.

Bu nasıl bir tutukluluk, hiç bu kadar özgür bir zihin, hiç bu kadar kısıtlı bir beden deneyimlememiştim?

Öfken iradesizliğinin enerjisiydi. Çünkü az önce baltayla saldırıya geçme isteğinin özünde hareketsiz bırakılmış, sözde davranabilme özgürlüğünün kısıtlandığını sanmıştın.

Ne sanması, basbayağı donup kaldım, işte hala da öyleyim.

Şimdi pek hoşlanmadığın birini dinlediğini düşünüyorsun. Evet, onu duyuyorsun ve sana bu sözleri söylüyor. Ne var ki onu çok doğru anlıyorsun çünkü yapacak başka bir şeyin kalmadı. Çaresizsin, öfkelisin ve saldırgansın. Şimdi sana seni geri veriyorum. Kalk ateşine odun at ve gecenin nefesini kokla. Az önce batan güneş yeniden doğduğunda sana hiç görmediğin renklerle dokunacak.

Gözlerimi tam bir karanlığın içinde açtığımda yukarıdaki sözcükleri neredeyse bağırarak kendim söylüyordum. Ateş, kor haline gelmiş gece yarısı olmuştu. Ağzımda uzun süre konuşmuşluğun kuruluğunu, sesimdeyse çatallaşan bir yorgunluğun kırılganlığını hissediyordum.

Hemen sustum.

Rahatça hareket edebiliyordum artık ama daha da önemlisi içimdeki his bana şimdi şu ağacın gövdesinden, şu közün korundan, şu taşın damarından farklı bir şey olmadığımı söylüyordu.

Ve dahi, söylemeye davam edecekti.

Üç Ayrı Parça” için 2 yorum

  1. finiküler diyor ki:

    Eline sağlık
    Bu değerli çalışma, için nacizane görüşüm şudur.
    Tin (ruh-zihin), ego ve beden. kavramlarına karşılık vedalar
    beden, zihin, ruh uçlusundan bahseder. Ego zihinle yakın ilişkidedir; zihnin benlik anlayışı egodur.
    Beden’in kendine has bilgeliği vardır, onun kolaylık anlayışı ise doğaya en uygun davranmaktan gelir, body awareness kendi başına yüksek bir bilinç düzeyidir.

    1. AyvaşA diyor ki:

      Elbette…
      Çeşitli enerjiler, yenilen besinler, radyoaktif dalgalar ve o çağdaki genel trendler nedeniyle sadece belirli bir zamana aittir. Özünde Veda’ lar ne denli değerliyse de sadece cep telefonlarının dünyada yarattığı radyoaktif frekans değişikliği bile ruh ile zihni aynı hizaya getirmeye yeter. Bedenin kendi başına bir bilinci de vardır ama asla yüksek değildir.
      Unutmayınız ki ego, bedenin müttefikidir. Üzerinde biraz daha düşünebilirsiniz :)
      Teşekkürler.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>